Türkiye

CHP’nin ideolojisi: Nasıl bir geçmişten geliyor? Nasıl bir geleceğe gidiyor?

Seçim yenilgisinin ardından değişim tartışmalarıyla karşı karşıya kalan Cumhuriyet Halk Partisi (CHP), sonbahardaki kurultaydan sonra siyasetteki yeni rotasını belirleyecek.

Her ne kadar değişim tartışmaları yönetici kadrolar ve liderlik üzerinde yoğunlaşsa da CHP’nin ideolojik çizgisinin de yeni dönemde nasıl şekilleneceği merak ediliyor.

Partideki kimi kesimlere göre bu, öncelikli bir gündem değil.

Diğer yandansa kimi kesimler, CHP’nin ‘ideolojisindeki muğlaklık’ ile güncel politik çizgisi, örgütsel yapısı, iletişim stratejisi ve de sonuç olarak seçim performansı arasında büyük bir bağ olduğunu savunup, bunun netleşmesi gerektiğini düşünüyor.

Peki CHP’nin ideolojik çizgisi geçmişten bugüne nasıl şekillendi, partinin başarı ve başarısızlıklarını nasıl etkiledi ve bu çizgi bundan sonra nereye gidebilir?

Devleti kuran parti

CHP’nin tarihini dönemlere ayıranlar, partinin ilk on yıllarını ‘devleti kurma dönemi’ olarak ele alıyor.

Konuştuğumuz siyaset bilimci Prof. Dr. Ayşe Güneş Ayata; Mustafa Kemal Atatürk tarafından kurulan CHP’nin köklerini Anadolu ve Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’ne dayandırdığını ve ilk döneminde sınırları belli, milli bir devlet ve milli bir kimlik oluşturmaya çabaladığını hatırlatıyor.

Ayata, ideoloji açısından bu birinci dönemden itibaren CHP için ‘laiklik ve Batılılaşmanın’ çok önemli kavramlar olduğunu söylüyor.

BBC Türkçe’ye konuşan CHP Genel Başkan Yardımcısı, CHP, Sosyal Demokrasi ve Sol kitabının yazarı Yunus Emre de CHP’nin kurulduğu günden bu yana, bir yandan Türkiye’nin yaşadığı değişimler karşısında değiştiğini, diğer yandansa Cumhuriyet devriminin getirdiği yurttaşlıktan kadın-erkek eşitliğine kadar bazı ilkeleri sürdürdüğünü belirtiyor.

(1931 yılına ait fotoğrafta İsmet İnönü ve Mustafa Kemal Atatürk bir arada)

Muhalefete geçişle yaşanan değişim

CHP için bir sonraki dönem, 1950’de tek parti iktidarının sona erdiği dönem olarak tarif ediliyor.

Yazar Tanıl Bora, Cereyanlar: Türkiye’de siyasi ideolojiler adlı kitabında, CHP’nin bu dönemde mecburen devlet partisi kalıbından çıkıp halka gitme ihtiyacı hissettiğini yazıyor.

Yunus Emre’ye göre bu yıllar ideoloji açısından çok önemli.

Emre, “Bu dönemde CHP, kendini siyasi rekabetin koşullarına uyumlu hale getiriyor. Bu kapsamda da doğal olarak yeni toplum kesimlerine açılma arayışı gündeme geliyor ve tabii Demokrat Parti’nin baskıcı uygulamaları karşısında devleti kuran partinin en önemli misyonu, Türkiye’de demokrasinin sahiplenilmesi, temel hak ve hürriyetlerin garanti altına alınması oluyor” diyor.

Prof. Dr. Ayata, “Türkiye’nin demokratik çok partili sisteme geçmesinde CHP’nin rolünün atlanmasının yanlış olduğu” görüşünde.

Burada ilk olarak CHP’nin 1950 seçimlerindeki tavrının altını çiziyor:

“Herkes Türkiye’nin demokratikleşmesini Demokrat Parti’ye bağlıyor. Tabii ki DP’nin önemi var çünkü seçimle iktidarı değiştirdiler ama onun altyapısını hazırlayanın esasında CHP olduğunu göz ardı etmemek lazım.

“1946 seçimleri maalesef tatsız bir seçimdir ama 1950 seçimleriyle ilgili şunu özellikle vurgulamak istiyorum; İsmet İnönü’ye 1950 seçimlerini kaybettiği gün ‘İstiyorsanız, bunu iptal edelim’ diyorlar, o da ‘Hayır, ben iki gün içinde Saray’ı boşaltıyorum’ diyor. Çoğunluğu ele geçirenin iktidara gelmesini kabul etmek ve demokratikleşmeye geçmek CHP’nin 1950’de yaptığı bir şey.”

(İsmet İnönü’nün 1961 yılından bir miting konuşması fotoğrafı)

1960’ların çizgisinin mayalandığı 1950’ler

1960’lar CHP’de ‘Ortanın Solu’ açılımının yapıldığı yıllar ancak bunun altyapısının 1950’lerde oluştuğu görülüyor.

Yunus Emre; CHP’nin ideolojik dönüşümünde, 1958’de kurulan Araştırma ve Dokümantasyon Merkezi’nin önemli olduğunu, CHP’nin bu dönemde bilim insanlarından ve uzmanlardan yararlandığını, Doğan Avcıoğlu ve Turhan Feyzioğlu gibi isimlerin bu merkezde yöneticilik yaptığını, Türkiye’nin sorunları karşısında ortaya gerçekçi ve somut bir programın konulmasında bu merkezin önemli bir işlev üstlendiğini anlatıyor.

Emre, DP içinden çıkıp kurulan Hürriyet Partisi’nin 1958’de CHP’ye katılmasının da çok önemli olduğunu söylüyor ve “Bu insanlar, demokrasinin sahiplenmesi ve planlı kalkınma gibi o dönem için son derece ilerici fikirleri CHP’nin bünyesine de enjekte etti” diyor.

1960’lara giden süreçte 1959’daki kurultayda açıklanan ve yeni anayasa vizyonunu içeren, İlk Hedefler Beyannamesi çok kritik bir belge olarak görülüyor.

Tanıl Bora Cereyanlar kitabında, “bu metnin sosyal liberal ile sosyal demokrat bir meyil verdiğini” savunuyor.

Prof. Dr. Ayata, beyannamenin hem demokrasi hem de hak ve özgürlüklerin önünü açtığı görüşünde:

“Beyannamede modern bir parlamenter rejimin her unsurunun var olduğunu görüyoruz. Parlamento ile hükümetin bir denge, denetleme sistemine girmesi, bir Anayasa Mahkemesi kurularak bireyin haklarının korunması ve otoriterleşmenin önlenmeye çalışılması, orantılı temsil sisteminin getirilmesi bunların arasındadır.

“1961 Anayasası’nın temelini oluşturan Beyanname bir nevi demokratikleşmenin yolunu daha da açtı. Onun hemen sonrasındaki CHP iktidarları da işçi özgürlüklerinin, çalışma yaşamına ilişkin barışın çok önemli adımlarını attı. Grev, sendikal örgütlenme hakları ve lokavt hakkıyla birlikte onun önünü açan bir sistemi oluşturdu.”

1961-1965 arasındaki İnönü hükümetlerinde bu hakları hayata geçiren ise o dönem henüz 30’lu yaşlarındaki Çalışma Bakanı Bülent Ecevit oldu.

(Ecevit, parti içi ve dışından gelen eleştirilere karşın 1960’lar ve 1970’lerde ‘Ortanın Solu’ anlayışını savundu)

‘Ortanın Solu’ ve değişen Türkiye

1960’lar Türkiye’de kentleşmenin ve sanayileşmenin hızlandığı yıllar oldu.

CHP’de 1950’lerin sonundan itibaren emareleri görülen yeni ideolojik çerçeve 1960’larda netleşti.

1961’de, ülke siyasetinde ciddi bir etki yaratacak olan Türkiye İşçi Partisi kurulurken, 1965’teyse İnönü, CHP’nin ‘ortanın solunda’ olduğunu açıkladı.

1965 seçimlerinde CHP tarihinde ilk kez yüzde 30’luk bir oy oranının altına düştüğünde bunu ‘Ortanın Solu’ çizgisine bağlayanlar olsa da genel sekreterliğe getirilen Bülent Ecevit, aynı yıl yayımladığı Ortanın Solu risalesiyle bu çizgiyi, altını daha da doldurarak savundu.

Bu çizgiye karşı çıkan gruplar 1967’de Güven Partisi’ni, 1972’deyse Cumhuriyetçi Parti’yi kursa da, partide bu yıllarda sol eğilim daha da güçlendi.

CHP’nin 1969’da seçim bildirgesi, Düzen Değişikliği Programı oldu.

Program, “İnsanca bir düzen kurmak için halktan yetki istiyoruz” üst başlığıyla yayımlandı.

Yunus Emre, bu dönemde yeni ideolojik çizginin belirlenmesinde işçi hareketinin yükselişe geçmesinin çok önemli olduğunu, 1963’te kabul edilen çalışma yasasıyla ilgili yasaların bu anlamda ön açıcı bir etki yarattığını, DİSK’in kuruluşunun ve Türkiye İşçi Partisi’nin 1965’te TBMM’ye girmesinin de etkili olduğunu belirtiyor.

Bunun yanında genel olarak solun yükselişinin, 1968’le birlikte öğrenci hareketinin büyümesinin, YÖN dergisi gibi yayınlara ilginin artmasının, sosyalizmin önemli metinlerinin çevrilmesinin de etkileyici faktörler olduğunu belirtiyor Emre.

Prof. Dr. Ayata, ‘Ortanın Solu’nun, Türkiye’de 1960’larda başlayıp 1970’lerde devam eden bir değişim eğiliminin üstüne oturduğunu belirtiyor:

“Burada dikkat edilmesi gereken, artık ortada farklı bir Türkiye’nin olması. 1960’ların ikinci yarısından itibaren büyük sanayinin gelişmeye başladığı, kentlileşen bir Türkiye’den bahsediyoruz. Ortanın Solu hareketi tam da bu dalganın, bu yükselen değerlerin, sınıfların üzerine oturdu ve eşitlikçi, özgürlükçü bir Türkiye için bir talepte bulundu.”

12 Mart 1971 darbesi sonrası, ordunun kurdurduğu ‘partiler üstü kabinenin’ başkanlığına CHP’li Nihat Erim’in atanmasına ve beş partilinin bakan olmasına İnönü rıza gösterirken, Ecevit’in tepkisi sert oldu.

Bir yıl sonra yapılan kurultayda Ecevit, İnönü’ye karşı liderlik yarışını kazandı. İnönü ise partiden istifa etti.

(Ecevit, 1979 yılında Taksim Meydanı’nda konuşma yaparken)

1970’lerde yerleşen sol çizgi

1970’ler, CHP için hem ‘Ortanın Solu’ çizgisinin oturduğu hem de seçim başarılarının elde edildiği ‘altın yıllar’ oldu.

Ecevit’le özdeşleşen ‘Toprak işleyenin, su kullananın’ sloganı artık her yerdeydi.

Ecevit CHP’si, Ak Günlere Seçim Bildirgesi kapsamında toplumsal değişim vaadiyle girdiği 1973 seçimlerinde yüzde 33,3 oyla geçmişe kıyasla önemli bir başarı elde etti.

1973 yılındaki yerel seçimlerde de ülke çapında yüzde 37,4 oy alan CHP birçok kentte belediyeleri ele geçirdi.

İstanbul’da Ahmet İsvan gibi net bir sol çizgisi olan aday, Adalet Partisi’nden iki kat fazla oy alıp yüzde 63,58 ile belediye başkanı oldu.

Aynı durum Ankara için de geçerliydi. Yine sol çizgideki Vedat Dalokay, yüzde 65,52’lik oyla Ankara belediyesinin başına geçti.

CHP’li belediyeler sosyal belediyecilik anlayış doğrultusunda çeşitli projeleri hayata geçirdi.

(CHP’nin 1973’te seçim bildirgesi)

CHP, Sosyalist Enternasyonal’e üye olduğu yıl, yani 1977’de yapılan seçimlerde, tarihinin en yüksek oy oranı olan yüzde 41,38 seviyesine ulaştı.

Parti; Tunceli, İstanbul, Hatay, Edirne, Kars, İzmir, Malatya ve Ankara’da yüzde 50’nin üstünde oy aldı.

Yine aynı yıl yapılan yerel seçimlerde İl Genel Meclisi’nde benzer bir oy alındı.

(Bülent Ecevit ile eşi ve DSP’nin kurucusu Rahşan Ecevit)

1977, tabanları CHP tabanıyla iç içe geçen sosyalist hareketlerin de önemli bir yükseliş yakaladığı bir yıl oldu.

Kimi yorumcular, CHP’nin yükselişinde bu hareketlerin çalışmalarının da büyük bir etkisi olduğu kanısında.

Seçim sonuçları açısından bu ‘altın yıllar’, son dönemde yapılan, CHP’nin uzun süredir ‘yüzde 25 bandına takılmasıyla’ ilgili tartışmalarda da önemli bir yer ediniyor ve ‘O dönem başarılıp şimdi başarılamayan nedir?’ sorusuna neden oluyor.

“İdeolojinin siyasi partiler için çok önemli olduğunu” belirten Prof. Dr. Ayata, güncel CHP tartışmaları açısından bakıldığında, 1970’lerin en önemli özelliğinin ideolojinin bir sosyal yapı üzerine oturması olduğunu belirtip ekliyor: “Bir tide (eğilim) var, yükselen bir sosyal kesim ve grup var, onun üzerine oturan bir ideoloji herkesi de yükseltir”.

1970’lerde örgüt yapısı: Aktif örgütler, yaygın ön seçimler, sivil toplumla güçlü bağ

Prof. Dr. Ayata, 1970’lerde ideolojiyle de bağlantılı bir şekilde CHP’nin örgüt yapısında önemli değişimler yaşandığını belirtiyor.

Bu dönemde yereldeki partili tipolojisinin de değiştiğini söylüyor:

“1960’larda üniversitelerde okuyan gençler memleketlerine döndüklerinde siyasete girdiler ve siyaseti bir kaynak dağıtma mekanizmasından biraz daha görüşler, ideolojiler çerçevesinde yapmak, STK’larla ve sendikalarla bağlantı kurmak gibi yolları seçtiler.”

Yunus Emre, günümüzden farklı olarak CHP’li milletvekilleri ya da parti yöneticileri arasındaki çok büyük bir kesimin, gençlik kolları gibi CHP bünyesindeki örgütlerde yetişmiş, siyasi deneyime sahip insanlar olduğunu söylüyor.

Prof. Dr. Ayata o dönem Genel Merkez ve örgütler arasındaki ilişkiyi, “CHP örgütlerinin Genel Merkez’in karşısında gücü çok fazlaydı. Şimdikinin tersi. Mesela kurultaylarda örgütler Genel Merkez’i sarsardı. Yine bir fikir olarak bile bir Genel Başkan’ın, ‘Ben bir ön seçim yapmasam mı acaba?’ sorusunu sorması bile herkesin Genel Başkan’ın kellesini istemesine yol açabilirdi” sözleriyle anlatıyor.

Uyarı: İngiltere Haberleri üçüncü taraf sitelerin içeriğinden sorumlu değildir. YouTube içerik reklam içerebilir

Yunus Emre o dönemde yine bugünkünden farklı olarak parti yapılanmasının kendisi dışındaki kesimlerle iç içe olduğunu aktarıyor: “Meslek kuruluşları, sendikalar, sivil toplum örgütleri ile siyaset arasında çok yoğun bağlar vardı.”

Örgütlerin güçlü olduğu gibi aktif olduklarını da ekliyor Prof. Dr. Ayata, :

“1970’lerde, bugün AKP iktidarı için övgüyle söz edilen evleri gezme, kahvelere gitme, halkla yakın ilişki kurma, kadın kollarını geliştirme, gençlik kollarını geliştirmenin – ki bunların hepsi CHP’nin 1954 sonrasında geliştirdiği kurumlardır- hepsi fevkalade aktifti.”

CHP (Örgüt ve İdeoloji) adlı bir kitabı bulunan Ayata bu konuda kadın kollarını örnek veriyor:

“1980 öncesi CHP örgütlerini çalışırken, bütün çalıştığım yerlerde örgütlerin kadın kolları vardı. Kadın kolları sadece seçim zamanı değil seçim aralarında da evlere giderler, mahallelere giderler, konuşurlar, bağlantı yaparlardı. Fakat o zaman şöyle bir şey vardı. O zaman söyleyecekleri bir söz vardı.”

Yunus Emre, bu dönemde CHP’nin “emekçi kesimlerden büyük destek aldığını” söylüyor ve bir örnek veriyor:

“Örneğin, 1977’de İstanbul’da, Aytekin Kotil’in belediye başkanı seçildiği seçim, ya da rahmetli hocamız Besim Üstünel’in, 12 Mart’ın işkenceci sıkıyönetim komutanı Faik Türün’e karşı kazandığı, CHP’lilerin ‘Zalime değil alime oy ver’ diye kampanya yürüttüğü senato seçimi, çok başarılı seçimlerdir. İstanbul’da yüzde 60’ın üzerinde çıkmıştır. CHP’nin bu desteği Kartal, Zeytinburnu, Gaziosmanpaşa gibi emekçilerin yoğun aldığı yerlerden aldığını görüyoruz.”

12 Eylül 1980 darbesi ile bu dönem sonlandı.

Prof. Dr. Ayata, 1980 darbesinin CHP’nin örgütlerini de dağıttığını belirtiyor: “Örgüt üyelerinin bir kısmını çeşitli nedenlerle sorguya çektiler, hapse attılar, yıldırdılar. Onun için de 1980 darbesi parti örgütlerine büyük bir darbe oldu.”

(Dönemin dışişleri bakanı Erdal İnönü 1995 yılında, bir diplomatik görüşme sırasında)

SHP, CHP ve DSP’nin ideolojileri neydi?

12 Eylül sonrasındaki yıllarda, eski CHP kadrolarının oluşturduğu Sosyal Demokrat Parti (SODEP) ve daha ‘devletçi’ çizgideki Halkçı Parti birleşince, 1983’te, logosunda zeytin dalı içinde altı ok bulunan Sosyal Demokrat Halkçı Parti (SHP) doğdu.

Bülent Ecevit ise ayrı kalarak ak güvercin logolu Demokratik Sol Parti’nin (DSP) başına geçti.

Ecevit, yıllarca sosyal demokrasinin Marksizm kökenli olduğunu belirterek kendisinin sosyal demokrasi değil demokratik solu savunduğunu söyleyecek ve yerellik vurgusu yapacaktı.

SHP, 1989 yerel seçimlerinde yüzde 28,69 oy oranına erişti ve birinci parti oldu.

1991 genel seçimlerinden sonra ise Doğru Yol Partisi (DYP) ile koalisyon kurdu.

Tanıl Bora, Cereyanlar’da bu koalisyon dönem için “SHP, iktidar-devlet sorumluluğunu üstlenerek Kemalist merkez partisi çizgisine rücu etmiştir” yorumunu yapıyor.

Baykal döneminde nasıl bir ideolojik dönüşüm yaşandı?

Kısa süre sonra SHP düşüşe geçti ve parti içi iktidar mücadeleleri de sertleşti.

Yunus Emre bu gerilemeyi, SHP’nin hem yerel yönetimlerde arzu edilen performansı ortaya koyamamasına, hem de 1990’lardaki hükümet deneyiminin başarısızlıklarına bağlıyor.

Bu arada Deniz Baykal 1992’de yeniden CHP’yi kurdu.

Böylece 1990’lar, merkez solda hem partiler arası, hem parti içi gerilimlerin yoğun olduğu bir dönem oldu.

(Kemal Derviş ve Deniz Baykal)

Murat Karayalçın liderliğindeki SHP 1995’te CHP’ye katılırken, aynı dönemlerde bu kez DSP yükselişe geçti ve Ecevit, 1999’da kurulan koalisyon hükümetinde Başbakan oldu.

Yunus Emre, Deniz Baykal’ın ‘bu yükselişten iki ders çıkardığı’ kanısında.

Emre’ye göre Baykal’ın çıkardığı ilk ders, “iç kavgalara karşı DSP’deki gibi tek kişilik bir hakimiyet kurmak, ön seçim ve parti içi demokrasiden vazgeçmek gerektiği” oldu. İkinci olarak ise “Ecevit’in SHP’yi Halkın Emek Partisi ile ilişkisi nedeniyle eleştirmesi üzerinden, iktidar olmak için devletin temel niteliklerinin daha fazla sahiplenilmesi, korunması gerektiğini düşündü”.

2002 seçimlerinde DSP’nin erimesiyle CHP, merkez soldaki tek adres haline geldi.

1990’ların sonu ve 2000’lerin başında Deniz Baykal’la özdeşleşen parti, ideolojik olarak SHP’den farklı bir yönde arayışa girmişti.

Bu dönemde Mevlâna-Hacı Bektaş Veli-Yunus Emre atıflı Anadolu Solu’ndan, İngiliz İşçi Partisi eski lideri Tony Blair ve ABD eski Başkanı Bill Clinton’un çerçevesini çizdiği ‘3. Yol’ anlayışına kadar çeşitli açılımlara başvuruldu.

Tanıl Bora, Cereyanlar’da CHP’nin 2000’lerdeki durumuyla ilgili “ulusalcı-laisist mukavemet hattı kurduğu” yorumunu yapıyor.

BBC Türkçe’ye konuşan, İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Güven Gürkan Öztan, “SHP’nin 12 Eylül sonrasının demokratikleşme ve neo-liberalizasyon süreçlerinde kendince etkin bir rol oynamaya çalışan bir sosyal demokrat partiyken, Baykal’ın CHP’sinin SHP’nin geçmişinden kurtulmak üzere kurulmuş bir parti olduğunu” savunuyor.

Öztan, Baykal’ın CHP’yi oturtmaya çalıştığı istikametin bir sürelik belirsizlikten sonra, sonra AKP’nin iktidara gelişiyle netleştiğini belirtiyor:

“Baykal’ın CHP’yi aslında Batı tipi Tony Blairci ya Gerhard Schröderci bir partiye dönüştürme çabasında olduğunu gözlemliyoruz. Bu, asıl çelişkinin emekçi kitlelerle sermaye arasında olduğunu yadsıyan, küreselleşmeye entegre olmaya çalışan, asıl tartışmayı kimlikler ve hayat tarzı üzerinden yürüten bir siyasi hat.

“Bu siyasi hat son kertede, 90’ların ikinci yarısında ulusalcılığın bayrağını eline almış ama 2002 seçimleriyle yerle yeksan olmuş DSP’nin de kitlesini arkasına alarak; daha çok kurucu kodlar, laiklik tartışmasıyla neo-liberal küreselleşmeye eklemlenmenin kendince bir formülünü bulmaya çalışan bir senteze tekabül ediyor. Ve o sentez, CHP’yi kent merkezlerinde görece orta ve orta üst sınıfların partisine dönüştürmeye başladı.”

Bu süreçte kent yoksulları başta olmak üzere dar gelirli toplumsal gruplar ağırlıklı olarak yüzünü Milli Görüş çizgisindeki partilere ve sonunda AKP’ye döndü.

Kılıçdaroğlu’nun halkçlık vurgusuyla başlayan dönemi

2010’daki ‘kaset tartışmaları’ sonrası CHP’de Deniz Baykal’ın yerine Kemal Kılıçdaroğlu geçti.

Baykal’ın CHP’si 2007’de yüzde 20,88 oy almışken, CHP’nin oyları 2011 ve 2015 seçimlerinde yaklaşık yüzde 25’ler seviyesine yükseldi.

Kılıçdaroğlu’nun seçildiği kurultaydaki konuşmasında “halkçılık” vurgusunun bulunduğunu hatırlatan Öztan, “Ama bu perspektifin bir ideolojik pozisyona tekabül etmediğini çok geçmeden anladık” diye devam ediyor.

Öztan, bunun özellikle de 2011’deki seçimlerden başlayarak merkez sağdan yapılan milletvekili adayı transferleriyle anlaşıldığını söylüyor.

(Kılıçdaoğlu 2010 yılında genel başkanlığa seçildiği kurultayda)

CHP sağa mı kaydı?

CHP açısından merkeze ya da sağ doğru açılım tartışmalarının son tetikleyici unsuru, CHP’nin önderliğindeki Altılı Masa projesi oldu.

“Kılıçdaroğlu döneminin kendi içinde bir tutarlılığı var” diyen Öztan, bu süreçte partinin merkeze kaydırılmaya çalışıldığını öne sürüyor ve bunu şöyle yorumluyor:

“Bu, CHP’yi aslında bir merkez parti, ANAP’ın sosyal demokrat yönü daha baskın bir parti haline getirme projesiydi çünkü AKP’nin yükselişinin aslında merkez sağın çöküşünden kaynaklandığı düşünülüyordu ve merkez sağ seçmeni de arkaya alarak AKP’yi yerinden etmek hedefleniyordu.

“Bu, CHP’de ideolojisizleşme, bir merkez parti konumuna gelme ve mümkün olduğu kadar siyaseti yerleşik çıkarlar üzerine bina etme alışkanlığını oturttu. Son kertede Kılıçdaroğlu’nun temel pozisyonuna göre Türkiye’de siyaset, demokratlarla otoriter rejim yanlıları arasındadır. Bu projenin de nihai sonucu Altılı Masa oldu.”

CHP Genel Başkan Yardımcısı Yunus Emre, son yıllarda partinin çok önemli ilerlemeler kaydettiğini savunuyor.

Emre, “AKP’nin izlediği kimlik siyasetine karşı Kılıçdaroğlu’nun muhafazakâr diye bilinen kesimlerin, çok kapsamlı ekonomik, toplumsal sorunların da muhatabı olduğunu sıklıkla gündeme getirdiğini ve bu kesimlerden destek arayışını sürdürdüğünü” söylüyor.

Emre, “bunun yanında sağ partilerle demokrasi fikri etrafında kurulan ittifakların kültürel kimlikler etrafındaki kutuplaşmayı etkisiz kılabilmek için önemli olduğunu” belirtiyor.

“Seçmen tabanlarında da 15-20 yıl öncesine kıyasla önemli bir gelişme olduğunu, örneğin İstanbul’da yeniden yoksul semtlerden yoğun oy alır hale geldiklerini, bunun da son seçimde iyice görüldüğünü” söylüyor.

“CHP sağa kayıyor” eleştirilerini sorduğumuzda Yunus Emre, CHP’nin bir sosyal demokrat parti olduğunu belirtip “Bence CHP durduğu yerde duruyor da Türkiye değerler itibarıyla çok sağa kaydı” cevabını veriyor.

(Altılı Masa’nın kamuoyu önüne çıktıkları, 2022’deki basın toplantısı)

CHP’nin geleceğinde nasıl bir ideoloji görünüyor?

Peki CHP’nin ideolojik çizgisi bundan sonra nereye gidebilir?

Doç. Dr. Öztan, CHP’nin bugün bir koalisyon olduğunu, bu koalisyon içinde sosyal demokrasi ya da demokratik sol hattın artık güçsüzleşmiş olduğu görüşünde.

Öztan’a göre CHP’deki değişim tartışmalarının ideolojik ve örgütsel değişim anlamında neye tekabül ettiği net değil:

“Türkiye’nin bugünkü koşullarında ideolojik tutarlılığının bu büyüklükte bir partide olmasının bazı sınırlılıkları var ama politik strateji ve bu stratejiye uygun taktikler anlamında farklılaşmayı gösteren bir değişim pozisyonu yok.

“Hangi toplumsal kesimlere dayanacağız, hangi toplumsal taleplerin üzerinden yükseleceğiz, kimlerle bu anlamda ittifak kuracağız, birlikte neyi değiştireceğiz? Bu tamamen belirsiz ve sonuçta lider değişimine ya da toplumun gözü önündeki siyasi kadroların ne kadar al benili olduğuna indirgenen bir sürece dönüştü.”

Yunus Emre, hem dünya hem de Türkiye’de önemli toplumsal değişimler yaşandığını, Kıta Avrupa’sındaki örgütlü bir işçi sınıfını temsil eden klasik bir sosyal demokrat parti olmaya kalkıldığında böyle bir toplumsal tabanın artık olmadığını belirtip ekliyor:

“Sahiplendiği siyasi değerler itibarıyla CHP bir sosyal demokrat partidir, bu doğru, ama klasik tabanı sosyal demokrat partilerden farklıdır. Bir de dünyada da artık öyle bir sosyal demokrat parti de kalmadı. Alman Sosyal Demokrat Partisi ya da İngiltere’deki İşçi Partisi örgütü işçilerin mi oyunu alıyor? Bütün dünyada bu konuda değişimler oldu.”

Emre, “CHP’nin sosyal demokrasiyi kendisine rehber ederek, toplumsal tabanını da bunun içine dahil ederek yolunda yürümesi gerektiği” görüşünü savunuyor.

(Kılıçdaroğlu ve 29 Mayıs’ta CHP’de değişim tartışmasını başlatan İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu)

Emre, yeni cumhurbaşkanlığı hükümet sisteminin de altını çizip “bunun Türkiye’de yepyeni bir problem oluşturduğunu ve bunun görülmesi gerektiğini” dile getiriyor:

“Bugün Türkiye’de otoriter bir rejim var ve bu rejimde sizin ne oy aldığınız değil, birleşip yüzde 50’yi bulmanız önemli. O yüzden mesele bu şartlarda ideoloji olmaktan çıkıyor, bir çoğunluğu oluşturabilme stratejisi ve buna bağlı bir iktidar vizyonu ortaya koyma haline geliyor. Mesele sizin ne olduğunuzdan ziyade kimlerle beraber olabileceğiniz haline geliyor.”

Önümüzdeki dönemde CHP’de etkin olacak kişi ve kanatlar, partinin ideolojik çizgisini de etkileyecek gibi görünüyor.

Ama buna ek olarak CHP’nin bu çizgisini; Türkiye’nin siyasal, ekonomik, toplumsal ve kültürel yapısındaki değişimlerin ve de yeni dönemde yükselecek toplumsal hareketler ve grupların da etkileme ihtimali bulunuyor. (BBC)

İngiltere haberlerine hızlıca ulaşabilmek için Google News'de İngiltere Haberleri'ne abone olun. 

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir